29 Haziran 2012 Cuma

Bir Yere Doğru: Bilinmeyen...


Her anın karanlık noktasında sessizliği bekliyordum ve bu bazen bende duyulmaz bir öfke, kaçınılmaz bir duyguya dönüşüyordu. Nedendir, bil(e)miyorum.
Hayat merdivenlerinden çıktıkça elimle sarmaladığım bütün mazim kayboluyor teker teker. Fotoğraflar uçuşuyor, kara yazılı sayfalar mürekkeplerini döküyor üzerime ve ardımda meçhul bir geçmişin izleri kalıyor, bir ömürden uzak.
Zaman su gibi akıp gidiyor, oysa ne zor bu akıp giden suda bir dala tutunup öylece kalabilmek; zaten sen kalsan bile o hâlâ gidiyor, öyleyse ya tersine yüzeceğim ya da boğulup gideceğim zamanın bu karanlık sularında. Ben böyle düşünürken gözlerim kapanmaya başladı ve ince bir sessizlik düştü içime. Uzaktan bir ses “Gel!” dedi bana. Uzattı elini uzun saçlı, esmer kız ve gittik onunla, ölümü yaşamdan ayıran tahtadan bir asmaya…
Bir grup insan toplanmış, omuzlarında üstü yeşil bir bez örtülü ölüm sandığıyla nereye gideceklerini bilmez halde yürüyordu yavaş yavaş. Yol yok, rehber yok… Ağlamaktan gayrı bir matem günü sarmıştı bu ahir zamanı; ne var ki kalabalığın en ön safında ağlayan iki kişi, hıçkırıklarıyla adeta ortalığı inletiyordu. Biri, ağlaya ağlaya gözünden kan damlayan yaşlı anam; diğeri ise, elleri ile dizlerini dövmekten bitap düşmüş güzel burunlu, tütün kokulu babam. “Peki ya tabuttaki kim?” diye sormak için başımı çevirdiğimde, göremedim uzun saçlı, esmer kızı yanımda. O da gitmişti usulca. Kimbilir belki de sahiplendiğim son şeydi hayatımda.
Ortalık buz kesmişcesine suskunlaşmıştı. Öylesine bir sessizdi ki, mavi bir kelebeğin kanat çırpınışları yankılanıyordu kulaklarımda. Peki, ya neden bu sessizlik, bu suskunluk? Oysa en çok istediğim bu değil miydi; evet, sessizlik, sessizlik, sade sessizlik…
Hayatımda bugüne kadar pek çok insan gibi, birçok hayalin peşine düştüm bilinçsizce. Birçok hayali işgal ettim hak etmediğim halde ve en çok da zamana sığdıramadığım olağanüstülükler yarattım. Yarattıklarım zaman süzgecinden geçti birer birer; kimisi doğmadan öldü, kimisi ise ölü doğdu… Geriye ötekileştirmeye kıyamadığım taze hayaller kaldı; dokunsam ölecekler gibi duruyor önümde… Neyse ki düşündüğüm başıma geldi, camdan kurduğum hayaller dökülmeye başladı yerlere. Her bir camın parçası ayrı coğrafyalardan alınmış gibi farklı farklı…
Gülümse biraz ey ahmak, gülümse!.. Geldin işte istediğin yere… Meğer geldiğim yer, çaldığım son kapıymış. Gitgide çoğalıyordu insanların izleri, üzerime üzerime geliyor bulutlar ve ardımda izler, gölgeler…
ölüm
Artık bu duruma dayanmak imkânsızdı. Gözlerimi açmak istiyordum; fakat gözkapaklarım birbirine sıkıca bağlanmış gibiydi ve en sonunda birden açılmaya başladı. Sonra (da) gözlerimin önünden şu mısralar geçti:
“(…)
Artık demir almak günü gelmişse zamandan
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan…”
belki de gördüklerimi en güzel ve en iyi şekilde anlatan, bu mısraların yolculuğunda saklıdır. Ne tuhaf, onlarca kalabalığın içerisinde kendinizi yalnız hissetmek… Ne tuhaf, sessizliğin ortasında, hâlâ sessizliği arayabilmek… Ve ne tuhaf, yalnız bir bedenden sahipsiz hayaller yaratabilmek hâlâ…

4 yorum:

  1. "Ne tuhaf, sessizliğin ortasında, hâlâ sessizliği arayabilmek… Ve ne tuhaf, yalnız bir bedenden sahipsiz hayaller yaratabilmek..." (Aslında bu iki cümlee tüm yazıyı kısaca özetlemiş...)

    YanıtlaSil
  2. insan hep yaratmak ister; yaratır da, ama bu yaratmış olduklarının kaçına sahip oluyor acaba, ya da yarattıklarımız bize sahip olmuyor mu çoğu zaman; bize sahip olunca da artık gerisinde kalmıyor muyuz yaşamın..?
    bütün mesele de bu değil mi zaten ey değerli okur..

    YanıtlaSil
  3. Yahya Kemal Beyatlı'nın Sessiz Gemi'sine güzel bir uyarlama, tebrikler.

    YanıtlaSil
  4. böyle sessiz bir gidişin ritmi ve Sessiz (bir) Gemi ile gitmesini ne tuhaf..
    teşekkürler..

    YanıtlaSil