19 Temmuz 2012 Perşembe

geçmiş zaman: miş ‘adalet’



“Mutluluk da, yıkım da bizim kendi içimizdedir.”
Demokrit


Neye adalet diyoruz biz?
Kimi, neyi adaletli buluyoruz?
Yaşamda, sanatta, siyasette, ahlakta, hatta insanlar arasındaki sosyal ilişkilerde hukuk kuralları, her birinde diğerlerinden farklı mıdır?
Yaşamsal değer ya da toplumsal etik gibi, grupların, kültürlerin, milletlerin, cinsiyetlerin de ayrı ayrı kendilerine özgü birer adalet anlayışları mı var; yoksa mesele işin özünde mi, ya da bütün bunları belli bir düzene sokan bir bütünün parçalarından oluşan ahlak kuralları mı var? Aslında belki de asıl söylenmesi gereken şey: Her ne yapılırsa yapılsın, bütün insanları tatmin edecek herhangi bir hukuksal kavramdan söz edilemeyeceğidir. Adalet deyince iki farklı adalet söz konusudur bence. Bunlardan ilki, hukuka bağlı olarak, belli hukuksal kurallar çerçevesi içerisinde varılan noktadır –ki bu adalet anlayışı zaman, yer ve mekâna; toplumsal anlayış ve yaşayışlara göre değişiklik gösterir–; diğeri ise, hukuksal normların dışında, kişinin kendi vicdani hürriyetindeki adalettir. Vicdan demişken, aklıma Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sındaki Raskolnikov geliyor. Kişinin zor bir durumda vicdanıyla karşı karşıya gelmesi ve adaleti sağlamak için elinden gelen içsel hesaplaşmayı yapması oldukça önemlidir; ama burada adaletin sonucu iyi ya da kötü de olabilir. Bu, varılan noktadaki adaleti değiştirmez.

Schindler’in Listesi adlı filmi izlerken, filmin karakterleri (Amon ve Schindler karakterleri) arasında geçen ve beni etkileyen çok güzel bir diyalog sahnesi vardı. Konuşma aynen şöyleydi:
“(…)
Amon:
— Demek kuvvetli bir iraden var. İrade güç demektir. Evet, işte buna güç denir.
Schindler:
— Bu yüzden mi bizden korkuyorlar?
Amon:
— Onları istediğimiz gibi gebertebildiğimiz için korkuyorlar.
Schindler:
— Onları öldürme hakkına sahip olduğumuz için bizden korkuyorlar. Suç işleyen birini cezalandırabiliyoruz. Adamı öldürtüp kendimizi iyi hissedebiliyoruz. Hatta, onu kendimiz öldürünce daha da mutlu oluyoruz. Aslında buna güç denmez, adalet denir. Güç, farklı bir şeydir. Öldürme yetkisine sahip olup da, öldürmüyorsan güçlüsündür. (…)”
İşte, burada bahsedilen adalete vicdan denir…
    Victor Hugo’nun Sefiller adlı romanındaki Jean Valjan adlı kahramana baktığımızda, yine adaletin hiç de adil olmadığını görürüz. Günlerdir çok aç olan kız kardeşinin çocuklarına fırından çalmaya çalıştığı ekmek yüzünden bir insanın, bu kadar adaletsiz bir şekilde mahkûm edilmesi içler acısı bir durumdan başka bir şey değildir. Bunun gibi örnekler çoğaltılabilir. Şimdi diyebilirsiniz ki, burada anlatılanlar roman ya da sinemada geçen yaşantılardır. Evet, haklılık payınızı destekleyebilirim; ama burada anlatılanlar birebir yaşanmış anlatılardır.
Yaşamın herkes için özgür ve adaletli olması, elbette hepimizin isteyeceği bir şeydir. Bu uğurda uğraşan, kimi özgürlüğü adaletten, kimi de adaleti özgürlükten üstün sayan birçok insan olduğu gibi, ülkeler de bir yüksek denge arama durumundadır. Bu uzlaştırmanın güç bir şey olduğunu gizlemek kesinlikle yersizdir. Tarihe bakılacak olursa böyle bir uzlaşma neredeyse hiç gerçekleşmemiş: sanki bu iki kavram birbirinden temelde ayrılıyormuş gibi. Nasıl da öyle olmasın? Herkes için özgürlük demek, para babası ya da gözü doymaz insanlar için de özgürlük ––  demektir. Buysa adaletsizliğe bir yeni biçim vermektir. Herkes için adalet de, tek insanın toplum yararına boyun eğmesidir. Bu durumda salt özgürlükten nasıl söz edilebilir?
Düpedüz söylemeliyim ki, olabilecek anlaşmazlıkların kaynağı bir yöntem ayrılığından geliyor. Arkadaşlarımızın ortak düşünceleri ve toplum programlarının büyük bölüğünde, adalet duygularında, para ve ayrıcalıkların baş tacı olduğu bir topluma karşı duydukları nefrette kendileriyle beraberim. Ama, yine de bütün bu kırıcı ve çarpıntılı yaşamlarında bir gök, deniz ve insan sevgisi gibi güzelliklerle insan bu nefreti de yenebilir… Suçun ve yazgı saçmalıklarının kurduğu bir kapana kısılmış bir grup insanla, bir serseriyle niçin ve neden bilmeksizin tanışan, beline bir tabanca koyan, bir adamı öldürüp ölüme hüküm giyen herhangi birinin, başlangıç noktası kendini öldürme olan bir felsefe denemesinin ters noktasıdır… İşte, yaşama isteği ve insan olma ataklığı içindeki bu kargaşada adalet ya da hukuksal bir kavramı aramak yersiz bana göre…
Çok düz bir yandan da karanlık bir kavramdır bu. Türlü türlü düzenler var. Bir düzen var, hâlâ yaşamın bazı sahnelerinde ağır basıyor; bir düzen var, içinde düzensizlik gizlidir; bir düzen de var, şu Goethe'nin sözüne benzeyen birazcık: “İnsan, kendini yalnızca insanda tanır.” diyen, doğruluğun tam tersidir. Sevdiğimiz bir yüksek düzen daha var: yüreklerde ve vicdanlarda egemendir; bir başka düzen daha var kanlı: orada insan kendini yadsır ve gücünü kinden alır. Bütün bu düzenler içinde iyisi hangisi acaba, bilmek istiyoruz. Burada şunu belirtmek gerekir:
Elbette tam anlamıyla iyi denebilecek hiçbir siyasal düzen yoktur –belki de varlığından habersiziz böyle bir düzenin–; ama demokrasi, bu düzenlerin en az kötü olanıdır. Demokrasi, adalet kavramından ayrı düşünülemez; ki adalet kavramı, pekâlâ demokrasisiz de olabilir. Çünkü bazen adalet olumsuz da sonuçlanabilir. Burada asıl mühim olan, demokrasiyi koruma çabasıdır. Bu çaba her şeyin açıkça görülmesini ister, öyle samimi olmalıyız ki, toplumu her düzenlediğimiz zaman bireyi düşünmeli ve bireyin hak istediği her seferde toplumun yararını anımsamalıyız. İnsanın toplumsal hayatında her zaman isteyebileceği, ancak, –muhtemelen bazı toplumlarda hâlâ yerleşmemiş olan– zaman zaman bulacağı bir şey vardır, o da insana değer veren, insan yaşamını esas alan demokrasidir. Haksızlığa uğramayan, kamçılanmayan bir demokrasi, büyük sorunlarda ve günün olayları içinde kendi vicdanıyla çekişen insanın bile rahatlaması için yeterlidir.
Yapılacak tek şey, bunu böylece kabul etmek, bundan gerekli sonuçları çıkarmak ve hep bir araya gelip insanlararası düzeni, demokrasi ile kurmaktır. Bu düzen olmadan insanlar arasındaki sorun, hatta bir ülkenin hiçbir iç sorunu çözülemez. Bunu bir başka türlü söylersek, herkesin biraz kendini unutması gerekir, böyle bir ortamda insan kendinden de biraz ödün verebilmelidir. Demokrat dediğimiz sonunda, karşıdakinin de haklı olabileceğini kabul eden insandır. Onu özgürce konuşturur ve söyledikleri üzerinde düşünmekten kaçmaz.

2 yorum:

  1. Güçte ya da özgürlükte adalet yoktur aslında,
    Adalet insanın vicdanına yönelik bi durumdur...
    Demokrasiye gelince eğer vicdanına inanırda ona yönelik davranırsa (iyi olan elbette) orda zaten demokrasi sağlanmış olur...Yani herşey insanda bitiyor...
    Demokrit'in dediği gibi “Mutluluk da, yıkım da bizim kendi içimizdedir.” (Yani vicdanlarımızda...)

    YanıtlaSil
  2. yorumunu okuyunca aklıma Geothe'nin deyimi geldi:
    "insan, kendini yalnızca insanda tanır."..
    __
    ama şunu demeliyim ki, açıkça görüyorum demokrasi kanıyor..bilinç gerek..

    YanıtlaSil